sabahçı kahvesi
A Blog.com weblogRuhumun MK’sine İthafen
Posted by çıkma ekmek in Nov 04, 2009, under toplumsal

19 yıldır duyarlılığın bana kattığı tek şey acı çekmek oldu
ve acı çekmeye dayanamıyorum artık
ben 19 yıllık işkencehanede çözülüyorum sanırım
sanki
son günlerim
birazdan bütün herkesin adlarını sayacağım
önce elebaşının adını vereceğim
insanlık!
sonra diğer komutanları
gurur diyeceğim
eşitlik
adalet
hürriyet
hepsini söyledikçe aferin diyecek işkenceci faşistler
19 yıl aldı ama çözülmeye başladın
halklar diyeceğim
kardeşlik
bunlar suçlu
düşünmek diyeceğim
bu da suçlu
faşistlerin fikirlerini taradık beraber
hele o hürriyet
polis barikatları aştık 1 mayıslarda
adalet
kanımda var
sınıfa destek çıktık onun sayesinde
ama en büyük suçlu insanlık
o bana yaptırdı bunları
düşünmeyle o tanıştırdı beni
sonra da düşünmek ne dediyse onu yaptım
bizim grubun başı düşünmekti
comandante derdik ona
sub-comandante de sormaktı
hep onlardan emir aldım ben
alın işte
hepsi burada oturuyor
karşımda
yüzleştirin beni onlarla
hepsini tanıyorum
hepsini ele vereceğim
dayanamadım
19 yıl 65 günlük işkence
çözülüyorum
son anlarım bunlar
biri elime bir sigara tutuşturup
sırtımı sıvazlasa
hadi dese
yüzleştirmeye gidiyoruz
koşacağım sanki
utanıyorum
çözülüyorum
bu hücreden alıp başka bir hücreye koyacaklar beni
biliyorum
hani selimiye’nin içinde değil de
avlusunda tutuklu olacağım
orası da hücre
bak şuna
yine girdi aklıma
düşünüyorum
comandante düşünmek!
3 yıldız var omzunda
kafasında ché şapkası
önder yoldaşımız insanlığın sağ kolu
hepsine ihanet ediyorum
darağacına gidecekler sayemde
1 saat bile almayacak
hepsini sayacağım
sonra hepsi giyecekler postallarını
ve direngenliğe durarak faşizm karşısında
yürüyecekler darağacına
cellatları ben olacağım
benim cellatlarım faşistler
onları ben, beni faşistler kurban ediyor
selimiye’nin avlusu’nu hayal ediyorum
artık yeni hücrem orası olacak
kuşlar uçacak tepemde
istemiyorum kargalar uçmasın
kargalar 100 yılı aşkın yaşarlar
ve ben ölene kadar
“insanlığı sen astın! düşünmeyi sen öldürdün. soru sormayı sen katlettin. hepsi yoldaşlarındı. üstlerindi. hepsini sen anlattın. sen! sen bitirdin onları! senin suçun. artık bir varlık bile değilsin sen. seni sen yapanı. kendini sattın faşistlere ve şimdi kompradorlar onların mezarlarının üstüne yol döşüyorlar. o yolların üstündense düşmanlarının tankları yürüyorlar. “
hep böyle diyecekler
çünkü o kargalar unutmazlar
kafalarındadır
selimiye’nin üstünden kargalar uçmasın
kargaların gagaları
üzerime yöneltilmiş otomatik asker tüfeklerinden daha yaralayıcı
üzerime boşaltılan mermilerden daha yırtıcıdır sesleri
ya kanat çırparak üstümden geçmeleri
10 tane asker helikopteri geçse
çıkartamaz o sesi
hücremdeyim
hücrem daracık
birazdan çözüleceğim
utanıyorum
1 saat alır hepsiyle yüzleşmem
sonra da asacaklar önder yoldaşı, comandanteyi, sub-comandante’yi
ve ben ruhumu, kişiliğimi
şeytana
para babalarına, mafyalara, askerlere satacağım
çözüleceğim
utanıyorum
A.T.
Vietnam Sendromlu
Posted by çıkma ekmek in Oct 29, 2009, under beni kategorize etme

Hayatın anlamını avuçlarımıza bırakan gerçekliklerden biri de Vietnam sendromu. Düşünsene en milliyetçi duygularla “Vatan, millet, Vaşington!” diyerek Vietnam’a savaşa gidiyorsun. Döndüğünde kimse seni takmayınca da saykopata bağlayıp toplumdan intikam almaya kalkıyorsun.
O kadar çaresiz, yalnız ve bunalımlısın ki ey insanoğlu savaşa bile “toplum seni kabul etsin!” diye gidiyorsun. Amacın Amerikanya’nın çıkarlarına en iyi şekilde hizmet etmek olaydı oraya gidip kolunu, bacağını bırakıp geldiğinde “Ben elimden geleni yaptım.” der çekilirdin köşene veya açlığından, eğitimsizliğinden sırf para için gittiysen de “Ne yapalım 3 sent için dalağı böbreği Asya’da bıraktık.” der susardın.
Ama öyle misin? Oraya gidip geldiğinde ilk kendine sorduğun ilk soru ne? Ve insanlardan en büyük beklentin?
“Eve dönünce herkes beni kahraman olarak görecek mi?”
Ya bebeğim, ne kadar çaresizsin? Topluma kendini kabul ettirebilmek için kolundan, bacağından vaz geçecek kadar çaresiz. Masum insanları öldürecek kadar çaresiz.
Acıdım sana Vietnam sendromlu, ve için için Vietnam sendromu taşıyanlar.
Dipnot: İşbu yazıdaki Vietnam sendromu “Holivuud” tipi Vietnam sendromudur.
Öpenzi…
Ne Zamandır Yazmadım
Posted by çıkma ekmek in Oct 29, 2009, under beni kategorize etme

Bayadır bloga uğramıyorum, uğrayasım gelmiyor. Yazdıklarımı “yayın”lamak değil “yayım”lamak isteği doğdu. Bencilliğimden kelli. (Buradan da ahdediyorum İletişim, Metis veya Can! Beni bekleyin hacı. Yazıyorum!)
Ama yine de sizinle alakasız bir konu üzerine konuşayım istedim. (çok okuyan var sanki)
Önemli Not: Erkan Oğur eşliğinde yazılmıştır.
Büyük değişimlere girişmek, veya o an değişmiyor olsak bile bir şeylerimizin ister istemez değişmesi ve bu değişime alışmak ne denli zor. Yani insanın kendi benliğinde, bedeninde devrimlere gitmesi ne denli büyük bir sorumluluk.
Ben sevmem büyük değişiklikleri. Bu yeniliklere açık olmamak da değil. Yeni şeyler denemek, beğenirsek hayata katmak ile eskiden hayatımızda yer kaplayan bir şeyin yerini başka bir şeyle doldurmaya çalışmak arasında çok büyük farklar var. (En azından bünyemde yarattığı artçı sarsıntılar açısından) Asıl zor olanı bu bence. Bir başka zevkin, eskisinin yerini tutamaması. Yani hayatın, kişiliğin, zevklerin zamanda ileri gitmesi ama arzuların eskide kalması. Bu ileri gidiş ister istekli olsun ister olmasın beni yoruyor.
Yarın bir gün şu anda en çok sevdiğim biradan eskisi kadar zevk almama ihtimalim bana çok ürkütücü geliyor. “Tuborg Fıçı’nın yerini neyle dolduracağım?” Aman tanrım ne denli büyük bir sorun! Gerçekten büyük bir sorun. Yarın bir gün tadı bozulursa, ne Carlsberg ne Becks tutar onun yerini. Sonra içerken onun kadar zevk alabileceğin başka bir ara-dur.
Galiba bunu henüz 5-6 yaşlarındayken mavi Doritos cipsin piyasadan kaldırılmasıyla yaşamıştım. Bakkala her gidişte rüşvet niyetine alınan ve vücuttaki yağlara eklenti yapan bir küçük paket Doritos. O zamanlar bilmiyordum öyle mavi Doritos’un falan çıkıp gideceğini. “Ben sevdiğime göre bu herifler de üretir hocu!” diye yaklaşıyordum yüksek ihtimalle.
Sonra sevdiğim kalem kayboldu, Kemal Sunal öldü, Jay Jay Okocha PSG’ye gitti, Tsubasa bitti falan derken anladım ki varlığı tamamen sana bağlı olmayan dinamiklere bağımlı olmak insana çok şey kaybettiriyor. O aralarda da “Çiçek çocuk olun!” diyen hocalarla doluydu etrafımız. Bir baktım ki “Çiçek çocuk” olmuşum. Japonların deyimiyle “Piisu may frendu!” diye gezinir haldeydim. (Minimum beklenti, minimum umursarlık maksimum mutluluk formülü) Henüz 6 yaşındayken bir adet burun bir adet de elmacık kemiği kırmış olan o insanın vahşiliği yaşadığı bu büyük travmalarla bir anda vücudundan çekilip alınmış yerine John Lennon’dan miras bir Hippilik bu bünyeye zerk edilmişti.
Nitekim o zamandan beri bastırmaya çalıştığım bir Hippilik damarlarımda. Biraz da Bob Marley’lik var. “Afrikano Rastafarian Hippi” gibi bir tanım yapabilirim içimdeki kişiliklerden birine. Heh işte o kişiliğe gelinen yolu anlattım size. Her şey o mavi Doritos’la başladı. O mavi Doritos Afrika’dan bir muzun içinde geldi.
Öpüyoring.
Sonra görüşürüz okuyucum.
( Benim üslubumdan uzak ve kategori dışı oldu ama ne yapalım.)
O zamanlar Marley’di
Posted by çıkma ekmek in Oct 16, 2009, under sarma cıgara (mr. marley)

Eve giderken fırına uğradık. Alışmıştı artık fırıncı bana. Yüzüme bile bakmadan iki çıkma ekmeği uzatıp parasını saymadan aldı ve belki de hayal kurmayı bıraktığı ilk andan bu yana taşıdığı aynı soğuk, insanın içindeki yaşama isteğini soğuran yüz ifadesiyle hamurlarına döndü. Halbuki belki ben o gün üç ekmek alacaktım çünkü yanımda daha önce ne onun ne de benim gördüğüm bir kişi daha vardı. Belki de o kepek ekmeği isteyecekti, nereden bilebilirdi?
“Eğer fazladan bir ekmek isterse veririm. Sormazsa boşuna konuşmaya ne gerek var. Konuşmanın anlamsızlığını yıllar önce annemin Hacc’a değil doktora gitmesi gerektiğini söylediğimde babamın beni evden kovduğunda öğrenmiştim. Üstelik dinsiz, kafir diye önce babam, sonra mahalleli kovmuştu beni içlerinden. En sonunda da dört ay sonra nişanlanacağım kız beni terk etmişti. Öyledir. Anlamsızdır konuşmak. Beyinde kalması her zaman daha iyi. Düşünce söze düşünce bir kuduz köpeğe dönüşür. Ne zaman nereye saldıracağı hiç belli olmaz. Ne vardı ki oysa. Kalp rahatsızlığı olan bir yaşlı kadın o denli parayı Hacc yerine doktora verseydi sözlümün yüzüğünü kafama attığından haberi olabilirdi. En azından bir iki yıl daha yaşardı. Gerizekalılar! Sanki Hz. Muhammed bileğini burktuğunda soğuk su tutmak, üzerine kar koymak yerine –dur şu Kabe’ye iki adım yürüyüp geleyim de acısı geçsin.- diyordu. Anlamsız konuşmak, sen bana şundan iki tane, bundan bir tane diye göster, paranı uzat ve para üstünü alıp siktir ol git.”
İzbem belki de İstanbul’un en güzel manzarasına bakıyordu: Altınboynuz Haliç’e ve tamı tamına 7 farklı yerden girilebilirdi buraya. Karşınıza da hiçbir engel çıkmazdı. Altı cam bir de kapı aralığı. Kırmızı taştan duvarlarıyla tam anlamıyla tarihi bir döküntü idi. Belki de bir zamanlar burada sadrazamın sol cenahına yakın olanlardan bir aile yaşıyor ve akşamları Haliç’e bakarak afyonlu nargilesinden nefes çekip, orta Türk kahvesinden yudumlarken Galata Kulesi’ni süzüyordu. Yazlığım diyordum buraya. Tabii genelde pek duyan olmazdı yazlığım dediğimi. İlk kez de Bob duymuştu.
Midemizi insan fizyolojisinde “normal” sayılan yere geri göndermek için yemeği hazırlamaya başladık. Binlerce kilometre yol gittikten sonra harap ve bitap düşmüş bir Aygaz kamyonunun arkasından aşırmak zorunda kaldığım tüpü yakıp; mülkiyetimin en seçkin ve en güzide parçası olan tavama biraz yağ koyduk. “Mısır unu olsaydı…”, “Domates var Bob. Kırmızı, cansız, ezik ama midede yer işgal eden cinsten bir domates.”
Su ve ekmek dışında bir yiyeceğin girmesiyle midemiz sırtımızdan inip göbeğimize yaklaşmıştı. Ağzıma giren hava dilimdeki balık tadını alıp götürmesin diye dudaklarımı cimrilikle aralayarak elimi uzattım. “Çıkma Ekmek derler bana. Öyleyimdir de. Tam vaktinde diğerleri gibi ve diğerleriyle aynı sergiye çıkıp çok geç vakitte satılanlardanım. Ve tabii ki istenmeyen bir kişiye.” “Robert, Nesta, Marley. Hangisiyle çağırırsan…”
O zamanlar Marley’di o dostum. Sonradan Bob oldu.
Seni anlatmaya devam edeceğim
Mr. Robert Nesta Bob Marley
Çıkma Ekmek
16.10.2009
Afrika Bayrağıdır Sakallarım
Posted by çıkma ekmek in Oct 15, 2009, under sarma cıgara (mr. marley)

Mr. Marley hep böyle söylerdi. “Gerek yok adamım. Ne diye telaşlanıyorsun ki? Bak ben buradayım. Afrika bayrağıdır sakallarım. Ömrümü ateşi yakalamakla harcarım. Gel sen de beraber harcayalım.”
Hep böyleydi Bobby, ipim kuşağım sanardı herkes ama dolu adamdı. Kırık bir İngilizceydi ağzındaki ve bu konuşma tarzı en çok ona yakışırdı. Tanrı gibi adamsın derdim ona. “Neden?” “Çünkü seni yedi kat duman perdesinin ardından görebiliyorum ancak Bob. En azından seni uzaktan görünce tanıyabileceğim kadar hafızama kazımama izin ver yüzünü. Suratında bir duman bulutu olmadan yanımdan geçsen tanımam seni, biliyorsun.” “Etrafımda yeteri kadar duman olmadan ben, ben olmuyorum Çıkma. Yani beni en iyi bu dumanlar arasında tanıyabilirsin.”
Bob ile anlaşamadığımız tek nokta vardı. Rastafaryanlık! Koca aptal herif. Etiyopyalılara özel tahsis edilen bir peygamberin var olduğuna inanıyordu ve üstelik kendisi Jamaikalı. Ölümü de bundan oldu ya. Her zamanki marjinalliğini dininde de sürdürmüştü. Evet Bob şu anda kıçı kırık bir mezarda sadece kemiklerin duruyor ve meşhur peygamberin hala seni Zion’a götürmedi. Din konusunda bağnaz bir adamdı. Ama dininin emirlerine karşı değildi bağnazlığı.
Saatlerce tartışırdık ve inatla kabul etmezdi öne sürdüklerimi. Bir inanca sahip olmama fikri onu ürkütüyordu galiba. Düşünsenize delicesine savunduğu bu din sıgarayı bile yasaklamıştı ve bizim Bob ciğerleri derisinin rengine dönünceye kadar içerdi. Bazı günlerde Bob hiç ayrılmazdı sıgarasından. Öyle günlerde Ricardo, ben ve bir kaç arkadaş daha saatlerce konuşurduk kahvede ve Bob sürekli susardı. Susma sebebi konuşacak fikrinin olmaması veya konuşmak istememesi değildi. Ağzından düşürmek bile istemezdi sıgarasını.
Bob’la midem sırtıma yapışmış haldeyken balıkçılardan bedava balık istemeye gittiğimde karşılaşmıştık. İkimiz de sabah gün ışımadan iskeleye varıp avdan dönen balıkçı teknelerini bekliyorduk ve Bob o mükemmel sorusunu sormak üzere yanıma geldi. “Ateşin var mı dostum?” Gecenin son yudumlarında midesi sırtına yapışmış halde de olsa ateşi aramaya devam ediyordu Afrikano Rastaman. Sıgarasını yakıp balıkçı teknelerinin yaklaşan motor seslerini dinlemeye başlamıştım. Hafif bir yağmur vardı. Eylüldü sanırsam. Balıkçılar avın bereketinin verdiği mutlulukla bize 3 kiloluk bir hamsi poşedi bırakıp “Sadakamızdır. Siz gariplerin boğazından azıcık et geçsin. Hayırlı sabahlar gençler.” diyerek boşaltmaya devam etmişlerdi balıklarını. Ama şöyle bir sorun vardı ki. Biz iki yabancı kişiydik. İki farklı yerde balık yemeyi planlıyorduk ama tek poşet vardı.” Gel benim izbeye. Orada pişiririz balıkları. Sonraki seferde de sendeyiz dostum.”
Seni anlatmaya devam edeceğim
Mr. Robert Nesta Bob Marley
Çıkma Ekmek
15.10.2009
Fedakarlık
Posted by çıkma ekmek in Oct 13, 2009, under sade kahve
“Bir kişi bana çok kötü davransa ama ben ona yine de iyi davransam kötü bir şey mi yapmış olurum aslında?”
Bu soruyu kendim için değerlendirdiğimde, yani kendi çıkarlarım için değerlendirdiğimde: “Kötü bir şey yapmış olurum.” derim. Ama ya o bunu sadece insan olduğu için bile hak ediyorsa? Ama ben de insanım. Neden bana “o da bir insan. o bunu hak ediyor.” diyerek iyilik edenler bulunmuyor? Neden herkes bireycilik, çıkarcılık ile hareket ederken fedakarlık yapan ben; yalnız, soyutlanmış ve acılar içinde bulunuyorum? Çünkü neden biliyor musun? Aslında ben de bireycilik ve çıkarcılık ile hareket ediyorum. Fedakarlıkta bulunmuyorum aslında. Fedakarlık demek zor bir davranışta bulunduktan sonra karşılığında bir şey beklememek demektir. Eğer karşılığında bir şey beklemezsen de acı duymazsın. Şöyle düşün gündüz sokakta yürüyorsun. Sokak lambasının yanmaması seni etkilemez değil mi? Çünkü bir şey beklemiyorsun ondan o saatte.
Ama gece yanmazsa üzülürsün, kızarsın. Bir şeyler hissedersin ona karşı. Neden? Çünkü onun o saatte yanmasını beklersin. Eğer ben gerçekten fedakarlıkta bulunsaydım “neden herkes bireycilik, çıkarcılık ile hareket ederken fedakarlık yapan ben yalnız, soyutlanmış ve acılar içinde bulunuyorum?” sorusunu sormazdım.
Kabul. Zor şeyler, sabır gerektiren, acı çektiren şeyler yapmış olabilirim
ama karşılık beklemişim demek ki. Dolayısıyla fedakar değilmişim
ve belki de hiç olamamışım.
Aşkta da fedakarlık olmaz Ricardo. Hatta hiç olmaz çünkü sürekli karşılık beklersin. Platonik de olsa birlikte de olsan mutlaka karşılık beklersin.
Bence aşk “Başka bir insana karşı olan beklentilerin tavan yapması durumudur.” Ama şunu belirteyim. Beklentiler çok uçarı ve imkansız olmayabilir. Bazen bir sarılma, bir bakış, bir tümce veya sadece bir kelime bile yeterli olabilir. Ama önemli olan nokta şudur: “O bakışı hayatındaki diğer her şeyden çok beklersin.” Dolayısıyla sırf onun için “20 saatlik yol gittim, 10 saat soğukta durdum.” derken fedakarlığını belirtmezsin. Onunla buluşma konusundaki beklentilerinin ne denli yüksek olduğunu gösterirsin. Dünyada her şey çıkarlara dayanır. Bunu unutma.
İyilik yapmayı da farklı boyutlarda ele almak lazım. İyilik konusunda asıl sormamız gereken soru şudur: “Ne için iyilik yaptın?” “Hiçbir şey için değil.” Diyemeyiz buna. Dinlere göre tanrı için yapmalıyız bu iyiliği. Benim felsefeme göre insan için yapmalıyız.
İnsan, sadece insan olduğu için.
Başkasına göre devrim için yapmalıyız.
Başkasına göre evrim için,
Başkasına göre bilmem ne için
ama hepsinin üstünde tek bir cevap var:
“Kendim için”
Eğer bir kişi bir iyilik yapıyorsa aslında kendi için yapmıştır.
fonksiyonalizmi hiçbir düşünce çürütemez.
Şöyle bir örnek vereyim:
Dexter’dan bir sahne. Adam kadını birbinanın 6. katına çıkartıyor ve diyor ki “Atlayacaksın.” kadın atlamak istemiyor diretiyor. 2 çocuğum var lütfen yapma diyor ve adam ona şunu söylüyor. “O zaman o iki çocuğunu getirir ve sırayla aşağı atarım. Bunu mu istiyorsun?” Kadın bu lafı duyduktan sonra aşağı atlıyor. Şimdi bu kadın çocukları için mi öldü? Fedakarlık mı yaptı? Yoksa çocukları ölseydi ve kendisi sağ kalsaydı ölmesinden çok çok daha fazla acı veren bir durumda olacağından mı atladı? Yani sağ kalıp acı çekmektense ölmeyi mi tercih etti? Eğer bu kadının yaptığına fedakarlık diyorsak bütün intiharlara fedakarlık demek gerekir. Yaşamın acısı yerine ölümü seçmek. Kendisi için daha çekilebilir olanı seçti. Öldü çünkü istediği kendi iyiliğiydi. Bu kadar basit.
“İsteyerek yapılan her şey bencilliktir”
Bizim Amerikan tipi pragmatizm olarak tanımladığımız bencillik ile içimizde yaşadığımız bencillik arasındaki çizgi şu: ” Vicdan ve ahlak. İnsanlık ahlakı.” Bizim bencilliğimizin çemberi çok daha dar. “Ben” için canlı öldürmüyoruz. “Ben” için varlıkları yok etmiyoruz. Ama ne olursa olsun her şeyi o içimizdeki “ben” için yapıyoruz. “Biz” veya “siz” veya “onlar” hiçbir zaman “ben”in önüne geçemez. Kendini teselli etmek için söyleyebileceğin tek şey “Benim çemberim daha dar.” demek olacak. Çünkü kimse bencil ve pragmatist olduğunu inkar edemez.
Ricardo: “Ben etmeye çalıştım öyleyse.”
Ama başarısız oldun. Ben de inkar etmeye çalışmıştım. Ben de başarısız oldum.
Ricardo: Ama hala ölmedim yaşıyorum hala inkar etmeye devam edebilirim oyle değil mi?
Ama anlamsız bir çabadan öteye gitmeyecektir. İnkar hatadır. Kabullenip beraber yaşamaya alışmak gerekir.
Ricardo: Ama içimdeki bencilliği yok etmeden nasıl bizi sevebilirim?
Eğer yok edersen sen de yok olursun. Bencilliklerini kabul et; ama büyütme.
Ricardo: Evet yok edersem ben de yok olurum öyleyse yok olmak istiyorum. Bunu gerçekten istiyorum.
Başaramazsın. Yok olmayı bile istiyorsun. İsteyerek yapılan her şey bencilliktir. Yok olmayı istiyorsun çünkü bencil olduğun gerçeği seni daha çok üzüyor. Bencil olmaktansa yok olmayı isterim çünkü yok olursam daha rahatım diyorsun. Bu bile bencilliğinin kanıtı
Ricardo: Boğuluyorum.
Boğulman normal. Ama kabul edeceksin zamanla. Çünkü sen bu’sun. Ben bu’yum. İnsanları bencil diye suçlayamayız. Çok bencil diye suçlayabiliriz ancak.
Çıkma Ekmek
13.10.09 15.13
Sabahçı Kahvesi’ne Hoş Geldiniz
Posted by çıkma ekmek in Oct 13, 2009, under sade kahve

Geceleyin kalacak yeri olmayan ve “Acaba kaç bardak çayla bu geceyi geçirebileceğim?”i hesaplarken dudağında unuttuğu Samsun sıgarasının harından dudağı yananların sitesine hoş geldiniz. Bir dal sıgara bir çaya, bu gece de beraberiz.